Sevgi Ahlâkı

Index

Ken’an Rifai ahlâkının temeline sevgi ve dostluk esaslarını koyarak kütleyi bu nokta üzerinde birleştirmeyi prensip ittihaz etmiştir. “Birbirinizi seviniz!.” Tavsiye ve temennisini çok sık tekrarlarlardı. “Benden bir isteğiniz var mı?” sualine her zaman en mütevazi ve mahcup edası ile verdiği cevap aynıdır: “Muhabbetini isterim.”

Bir gün eski emektarlardan Güleser Hanım kendisini ziyarete gelmişti. Ayağı rahatsız olan kadıncağızı görmek üzere aşağı inmeye hazırlanıyordu. Hava soğuk, kendisi de biraz rahatsız olduğundan aileden itiraz edenler oldu. Sizin onun ayağına inmeniz doğru değil, dendi. O zaman: “Evet! Zahirde ben onun efendisiyim, fakat ızdırap çekerek yürüdüğünü görüyorum, yukarı çıkması için nasıl eziyet edeyim? Kendim inerim aşağı, yazık değil mi zahmet çeksin? Beni görmek için bu halinde gelmiş, bileydim ben evine giderdim, zira bana bir adım yaklaşana ben yüz adım yaklaşmak isterim” dedi.

Ken’an Rifai kendi gibi, herkesin de bütün âlemle dost olmasını, milletlerin ve insanların gerçek bir kardeşlik inancı içinde yaşamalarını son nefesine kadar istedi. “Dargınları barıştırmak bence ibâdet hükmündedir”,“Günlük rızkını muhtaç komşusu ile paylaşmıyan bizce ricalden değildir” derdi.
İçimizden birinin muhtaç bir hanıma yardım ettiğini, kadıncağızın da bundan çok memnun olduğunu duyduğu bir gün: “Memnun oldum. Halbuki senin yaptığın esasında ehemmiyetsiz, küçük bir şey.. sakın mağrur olma. Çünkü bir iyiliği yapabilmen de sana bir ihsandır. Ona teşekkür et ki Allah bu güzel iş için seni vasıta kıldı ve senin selâmetin için onun ağzından dua ettirdi”demişti.

Yardımlarını kendi tabına has bir nezaketle yapardı. Bir gün bir fakiri evinde ziyarete gidiyor, fakat eline para vermiye teeddüb ettiği için önünde duran küçük paralara uzanarak “müsaade ederseniz teberrüken bunları benimkilerle değiştireyim”diye bir kaç kuruşu alıyor ve yerine vermek istediği parayı bırakıyor. Orada parayı vermeye utandığı gibi yanında bulunan zat, bu hâdiseyi naklettiği zaman da masum bir mahcubiyet duyuyor.

Yine bir başka gün sokakta bir fakire rastlıyor, adamcağız o kadar üşümektedir ki üzerindeki paltoyu çıkarıp vermeye niyetleniyor, fakat pek bol geleceğini düşünerek vaz geçiyor. Eve döner dönmez adamcağızı aratıp buldurarak lazım gelen yardımı yapıyor. Bu şüphesiz güzel bir jest, fakat aşağı yukarı her iyi insanın yapabileceği kadar. Ancak bu hadise dolayısı ile söylediği şu sözler onu tevazu ile dolu hayır anlayışını belirtmesi bakımından ne kadar mühim: “Allah’ın bir kimseyi, bir fakirin gönlünü almaya muvaffak edişi ne büyük lutuftur. Onun için ben, bana karşı uzanan ihtiyaç elini öpmek isterim.”

O insanlara kendinde mevcut her şeyi vermeye bir türlü doyamıyordu. Bu bakımdan şu küçük hadise de ne kadar ince bir mana taşıyor. Bir gün, sinemaya girmek için beklerken cebinden para çantasını kaptırıyor. Evde bu mesele bahis mevzuu olunca bu kayba telaşlanan yakınlarını “ben teşekkür ederim o kimseye ki ihtiyacını benim cebimden temin iyiliğinde bulundu, helâl olsun, güle güle kullansın”diye teskin ediyordu.
Yine bir başka gün akşam üzeri yemek itiyadında olduğu için cebine koyduğu muzu tramvayda cebinden almışlar; bu, aile arasında bir hayli şakayı mucip oldu, o her sefer gülerek “afiyet olsun”dedi. Bir zaman sonra bu muz hikayesi aramızda tekrarlanınca içimizden biri “bu sefer de kabukları cebinize koyalım da sizi aldatanlar aldansın” diye lâtife etmek isteyince o hemen “zararı yok, o muzları alsın fakat ben onu aldatmayayım. Biri beni aldatsa da ben ondan, o zevk duydu, diye onun hesabına zevk duyarım. Beni aldatmakla, yahut aldattım zannetmekle zevk duyduğu için hazzederim”deyip bu küçük şakayı, kendi mizaç hususiyetlerinden birine bağlıyarak neticelendiriverdi.

*
En dikkat edilecek nokta, kimseyi rahatsız etmemek, yani bâr olmamak ve incitmemektir. Mahluk olmak itibariyle insanla hayvanın bir farkı olmadığına göre bütün yaratılmışları kaplayan bir şefkat ve merhamet, derviş kişinin kârıdır.
Hele, bir kimsenin kalbine dokunup incitmemeye, kaba sözler sarfedip onu mahcup edecek hareketlerde bulunmamaya çok dikkat etmek lâzımdır.”

*
Fener Rum Lisesi’nde çok zamandır birbirleriyle dargın olan iki Rum hocayı barıştıran Hocamıza, üçüncü bir Rum hoca, İncil’den: Bahtiyardır o kimseler ki ara bulucudurlar. Bunlar Allah’ı göreceklerdir âyetini okuyarak teşekkür etmiş.

*
Bir kandil günü evdeki akrabalarının itirazlarına rağmen Balıklı Rum Hastanesinde yatmakta olan Fener Rum Lisesi Müdürünü yoklamaya gitmiş ve müdür karşısında Ken’an Rifai’yi görünce hem sevinmiş hem de hayret etmiş.
 “Beni hastaneye sevkeden insaniyet duygusudur. Bir kalbi memnun etmek gibi güzel şey var mıdır? Nasıl ki kalp kırmak kadar da fena şey yoktur. Hristiyan olsun, müslüman olsun, her insanın bir kalbi vardır ve kalpten de Allah’a giden bir yol vardır. Şu halde ben o vazifeyi Hakk’a karşı yaptım; oraya gitmekle Hakk’ı tâzim etmiş oldum.”

*
Bize her iyiliği yaptıran Allahtır. Yoksa kimde kudret ve kuvvet var, kimin ne haddine? Bal küpünden sızan baldır. Allah insana neyi müyesser etmiş ise ondan o zuhur ediyor.
Eğer bir kimse, senin vasıtanla Allahın ona ihsan ettiği şeylere şükretmeyecek olursa, mutlak bu hareketinin neticesini görür! İşte ben yalnız bunu bilirim.
İyiliğe âlet olan insan, iyiliğe karşı mükafat beklemek suretiyle Allaha karşı küfranda bulunursa, Allah, iyilik yapmak nimetini ondan alır, ve: mademki sen o ihsanın kadrini bilmedin, o halde kötülüğe âlet ol, çünkü sen buna lâyıksın! Der.
Mesela bir fakire para verdiğin zaman def-i bela, kast-ı şifa gibi niyetlerle fakirin başına atarcasına tasadduk edersen, o sadakanın ne hükmü kalır? Sana uzanan ihtiyaç elini ihtiramla öperek ona karşı kendini minnettar bilmen ve bunu Cenab-ı Hakkın sana bir lutfu olarak telakki etmen lazım gelir.
Her yerde Hakkı görüp, ondan başka fail bilmeyene ne mutlu!

*
_”Astrilid namındaki hakim diyor ki: En iyi şey, iyilik yapmak ve aleyhinde söylenen şeylere tahammül etmektir.
Fakat güç bir iş. Hadis-i şerifte de: Amellerin en iyisi güç olanıdır, yani nefsine güç gelenidir,buyuruluyor.
Epiktet de diyor ki: Birisi seni zemmettiği vakit: Bu adam benim ne olduğumu bilseydi, hakkımda bu kadarcık söylemekle kalmazdı, de!
Sonra Mark Orel’inde bu manayı ifade eden güzel bir sözü vardır: Sana zemmedildiğin, çekiştirildiğin haber verilince neden hiddet ediyorsun? Sana hiddet et demediler ki... Yalnız hakkında konuşulduğunu, gıybet edildiğini haber verdiler.”

*
Bana parayı veren kimdir? Allah. O halde, Allah’ın verdiği paradan, cüz’i bir miktarını yine Allah’ın kullarına vermek, gururu icap ettirecek bir cömertlik midir? Asıl cömertlik, nefsinin arzularından fedakarlık yapmaktır.”

*
Cenab-ı Hak: Beni sana unutturan neydi? İlmin mi, paran mı, çocuğun mu, hatta ibadetin mi? Seni benden alıkoyacak benden gafil kılacak kadar meşgul eden, benden üstün gelen neydi? Diyecek. Halbuki senin bir görmen, bir duyman, bir söylemen lâzımdır. Eğer bir göreydin (her şeyde Allahı görmek) hased edemez, gıybet edemez, yalan söyleyemezdin.”

*
 Bir kimsenin, başka bir kimseyi ayıplayıp hor görmesi ve bunu da âleme faş etmesi, hal cihetiyle: Ya Rabbi, benim ayıbımı da sen fâş eyle! Diye talepte bulunması demektir.
Kezâlik hayır hakkında da bu budur. Bir kimse bir iyilikte bulunduğu zaman da aynı hal dili duasını etmiş olur.

*
Allah’ın mazharı olan mahlukatın şahıslarına ve haklarına riayet etmesini bilmeyen bir adamdan, Allah’ın zatını tazim nasıl beklenebilir? Dinin esasının iman yani Allah’ı sevmek olduğunu ve imanın ruhunun da amel yani halkı sevmek olduğunu evvelce gene söylemiştim. Hilkatin gayesi mekârim-i ahlak olduğuna ve Resûlûllah’ın “Ben mekârim-i ahlâkı tamim ve ikmâle memur oldum” ve “Allah indinde sizin makbulünüz, güzel ahlak sahibi olanlarınızdır” buyurmasına nazaran, gönül bilgisini de hasıl edecek şeyin evvelâ mekârim-i ahlâk olduğunda şüphe yoktur.”

*
Ahlâk güzelliğinde aranan şey, niyet ve amel dürüstlüğüdür. Çünkü azanın gördüğü amellerin ve fiillerin elbet bir haddi ve neticesi vardır. Buna mukabil, sevapların da yine bir haddi ve hududu vardır. Fakat niyete hudud yoktur. Onun için Resûlullah Efendimiz: Amel, niyet içinde gizlidir,buyurmuşlar ve yine: İnsanlar niyetleri üzere haşrolacaklardır, ve: Cenab-ı Hak sizin amellerinize bakmaz, niyetinize ve kalbinize bakar,demişlerdir.

*
Ahmede’l-Rifaî diyor ki: Daima cennette olmak isteyenler, kimseye kin gütmesin, kimseye fenalık yapmasın. Esasen zahir ve batın tasarrufun Allahdan olduğunu bilenlerin her hali ve hareketi Allah için ve Allahla olur.”

*
Daima her şeyde iyilik görmeli, iyi tarafına nazar etmeli. Mesela sarmısak için fena kokuyor, diyorsun. Halbuki onun ne faydaları ne iyilikleri var... işte bunun için daima güzeli ve iyiyi görmeye çalışmalı... birbirinizi yemeye değil...”

*
 İnsanların buldukları, ferah, keder, cennet, cehennem, iyilik ve fenalık da, hayatları binasını iyi ve fena kurmuş olmalarındandır. Erdiğimiz neticenin mes’uliyeti başkalarının değil, kendimizindir.
Eğer biz de vücudumuz binasını çürük ahlaklar ve kötülükler ile yaparsak, günün birinde kendi kendine çöküverir. Nihayet Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkarılıp: Ben sana bu vücudu emanet vermiştim. Onu niçin çürük ve kötü malzeme ile bina ettin? Diye muhakeme edilir ve neticede de mahkum oluruz.”

*
Uluorta söylenen bir sözden gıybet çıkması üzerine:
_”Arabaya bindiğim vakitte hayvana kamçı vurulunca nasıl canım acırsa, birisi gıybet olunduğu vakitte de, bana kamçı vuruluyor gibi gelir... Onun için ben sizin aranızda bir şey söylemeğe korkarım. Biriniz bir şey söyleyecek, bir gıybet çıkacak diye söylemekten çekinirim.”

Haber Grubu
Cemalnur Sargut'un ders, konferans ve televizyon programları ile ilgili duyuruların yapıldığı gruba katılmak için duyurucemalnurorg+subscribe@googlegroups.com adresine boş bir mail gönderebilirsiniz.